Mark, genç ve hırslı bir çocuktu. Hayatta istediklerini her zaman alan tiplerdendi. 1.87 boyunda, giyimine özen gösteren, lise son sınıfına giden bakımlı ve güçlü bir çocuktu. Etrafında olan pek çok şeyi görmezden gelerek yaşardı. Bunlar iyi de olsa kötü de olsa. Mark ne istediğini tam olarak biliyordu ve istedikleri dışında etrafında gelişen olaylar onun için önemsizdi. Ancak Mark’ın da hatası buydu. Kendi etrafında gelişen olaylara karşın sorumluluk bilince olması gerektiğini kavrayamamıştı. İnsan hayatın bir parçasıdır ve hayatın içerisinde yer alır. Dolayısıyla hayatı değiştirebilme gücüne sahiptir. Ancak Mark için değişmesi gereken tek şey üzerindeki kıyafetler, yaşadığı yer, sürdüğü araba ve bankasındaki paranın miktarıydı. Mark ortalama bir aileden gelen kardeşi olmayan tek bir çocuktu. Onu her zaman seven güzel bir annesi ve onu kimseye muhtaç etmemek için sürekli çalışan bir babası vardı. Babası başarısız bir adamdı. Mark onu pek sevmezdi. Hatta içten içe ondan nefret ederdi çünkü babası sabah akşam çalışır ve yıllardır neredeyse hiç izin almazdı. Mark’ın babası yeterince para kazanmayı başaramıyordu ancak ailesine göz kulak olmak için sürekli çalışması gerektiğini biliyordu ve hiç tembellik etmiyordu. Ancak bunlar yeterli değildi. Mark, hayata kendi gözlerinden baktığı için aslında babasının hayatının ne kadar berbat olduğu göremiyordu. Mark’ın babası Tom sürekli iş hayatının stresiyle ve geçim kaygısıyla savaşmaktan ne eşiyle vakit geçirebiliyordu ne de bir oğluyla. Onun duygularının ya da hayatının bir anlamı yoktu. Ailesi için kendinden vazgeçmiş bir adamdı. Artık arkadaşı bile kalmamıştı. Tüm bunları gizliyordu, çünkü baba olmak demek bunları içine atmak demektir. Onu anlayan birisinin olmaması Tom’u içten içe bitiriyordu, ölümden önce biricik oğlundan bir umudu vardı elbet. Ancak Mark’ın gözleri karanlık saklıydı.

Kısım 2:

Mark, okuduğu liseyi bitirir bitirmez hemen başka bir şehirde üniversiteye atıldı. Doğru bölümü seçmek için bir süre çabalaması gerekti ancak sandığı kadar iyi olmadığını yavaş yavaş öğrenmeye başlamıştı. Ortalama bir üniversitede, sıradan bir bölüm okumaya başladı. Aslında kendisini diğerlerinden ayıran belirgin özellikler olmadığını fark etti. Her ne kadar hırslı ve güçlü olsa da sahip olduğu karakteristik özellikleri toplumdan sıyrılmak için yeterli değildi. Çünkü toplum sizin karakterizle ilgilenmez. Adınız duyulmadığı sürece kimse sizin ne kadar iyi olduğunuzu umursamaz. Mark’ın bunları anlaması zaman alıyordu. Üniversitesini okurken maddi geçim onu tüm imkanlarıyla zorluyordu. Mark daha fazla böyle gitmeyeceğini anladı ve yarı zamanlı bir iş bulmaya karar verdi. Günlerce şehrin her yanını gezdi. Haftalarca iş bulamadı, faturaları iyice birikmişti. Daha sonra hemen yaşadığı evin yakınlarında bir iş yeri buldu. Çözüm her zaman yakınlarda aranmalıdır, ancak Mark bunu idrak edemedi. Sevinçle işe gidip gelmeye başlarken paranın cazibesi onu kendisine çekti ve eğer daha fazla çalışırsa daha çok para kazanacağını düşünerek okulu bıraktı. Okulu bıraktıktan sonra arkadaşlarıyla olan ilişkisi yavaş yavaş kesildi. Ama Mark’a göre bu bir sorun değildi, artık dışarıya çıkmayacak ve aylak aylak gezmeyecekti. Kim para harcamayı sever ki? Şimdi daha çok para biriktirebilirdi. Günde 14-16 saat kadar çalışmaya başlamıştı. Bazı zamanlar izin günlerinde bile çalışıyordu. Parayı o kadar çok seviyordu ki her gece ne kadar kazandığına bakıp öyle uyuyordu. Artık ailesinden gelen telefonları bile doğru dürüst açmıyordu. Bir bahane bularak sürekli kısa kesiyordu ya da meşgule atıyordu. Ona göre ailesi gereksiz bir yüktü. Mark, kendisine karışılmasından hiç hoşlanmıyordu. Daha rahat ve daha özgür yaşamak istiyordu. Ancak ailesinin tek yapmaya çalıştığı onu dış tehlikelerden korumaya çalışmaktı. Onlar normal insanlardı tek istedikleri biricik oğullarının iyi olduğunu bilmekti. Bir keresinde annesi kirayı ödeyemediklerini Mark’ın acaba sadece bir aylık destek olabilir mi diye telefon açtı. Ancak Mark telefonu meşgule attı. Annesi tekrardan aradı. Mark agresif bir tavırla: ”Ne var? Ne istiyorsunuz? Beni rahat bırakın artık! diyerek telefonu kapattı. Babası artık Mark ile konuşmuyordu. Aradığında telefonunun açılmayacağını biliyordu. Yardım istese etmeyeceğini biliyordu. Eşinin gözlerine baktığında bunu anlayabiliyordu. Annesi bu duruma çok üzülüyor ve her gece ağlıyordu. Mark’ın babası Tom artık hasta bir adamdı. Eşinden başka kimsesi kalmamıştı. Yaşından dolayı doğru düzgün çalışamıyordu. Her anlamda çok kötü bir durumdaydılar. Bilirsiniz bir çok sorun ekonomi kaynaklıdır. Bir ailenin yıllarca çocuğuna yatırım yaptığını ancak karşılığını alamadığını düşünün. Bu gerçekten acıdır.